Üveysî olup, İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın vefâtından kırk yıl sonra doğduğu hâlde İmâm-ı Ali Rızâ'nın sohbetinden ve bunun bereketiyle İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın rûhâniyetinden istifâde etti. Bâyezîd, İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın rûhâniyetinden feyz almakla meşhûr oldu. Hocalarının en büyüğü, Allah'a kavuşmak yolunda çok yüksek derecelere kavuşmasına vesîle olan, İmâm-ı Câfer-i Sâdık hazretleridir. Feyz ve mârifeti, İmâm-ı Câfer-i Sâdık'ın mübârek rûhâniyetinden aldı.
Otuz sene Şam civârında bulunup, yüz on üç âlimden ilim öğrenmiştir. Aşk-ı ilâhîde o kadar ileri ve ibâdette o derece yüksekte idi ki, namaz kılarken Allah korkusundan göğüs kemikleri gıcırdar, yanında bulunanlar bunu işitirlerdi. Son derece âlim, fâdıl ve edîb idi. Şiirleri meşhûrdur.
Bâyezîd, ilim tahsîl ettiği üstâdlarından birine olan hürmet ve muhabbetinden dolayı, onun kabrinin yanına defnedilmeyi ve kabrinin, hocasının kabrinden daha derin yapılmasını, kendi vücûdunun, hocasının vücûdundan aşağıda olmasını vasiyyet etti.
Bâyezîd-i Bistâmî hocalarından birinin huzûrunda bulunuyordu. Hocası; "Şu rafdaki kitabı getir." dedi. Bâyezîd; "Hangi rafdaki kitabı istiyorsunuz efendim?" dedi. Hocası; "Bunca zamandır buraya gelip gidiyorsun. Dershânede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum." deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; "Efendim, mübârek sohbetinizi dinlemekteki dikkat ve edebe riâyetten dolayı, şu âna kadar başımı kaldırıp etrafa bakmış değilim." diye cevap verdi. Hocası bu söz karşısında "Mâdem ki durum böyledir. Senin işin tamamdır. Şimdi artık Bistam'a dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin." buyurdu.
Bir gün kendisine; "Mürşidin, yol göstericin kimdir?" diye sordular. O da; "Bir kadın." dedi. "Bu nasıl olur?" dediler. Cevâbında şöyle buyurdu: "Bir gün Allah'ın sevgisi ile, kendimden geçmiş olarak yolda yürüyordum. Bir kadın gördüm. Elinde bulunan bir çuval unu, taşımam için bana ricâda bulundu. Gücüm yetmez diye düşündüm. Orada kafes içinde bulunan bir arslana işâret ettim. Kafes açılıp, arslan geldi. Un çuvalını yükledim. Fakat açıktan kerâmet göstermiş olduğum için de çok korktum ve mahcûb oldum. Kadının beni tanıyıp tanımadığını öğrenmek için; "Pazara varınca kimi gördüm diyeceksin?" dedim. Kadın; "Zâlim Bâyezîd'i gördüm diyeceğim." dedi. Ben hayretle; "Neden?" diye sordum. Kadın şöyle cevap verdi: "Allah, bu arslanı yük taşımak için yaratmadığı hâlde, sen niçin yük yükledin? Bu zulüm değil de nedir? Bunu, insanlar sana kerâmet sâhibi desinler diye yapmış isen çok fenâ." dedi. Bunun üzerine çok ağlayıp istigfâr ettim. Bundan sonra benden fevkalâde bir hâl meydana gelse, "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah, Nûh Neciyullah, İbrâhim Halîlullah, Mûsâ Kelîmullah, Îsâ Rûhullah" yazısını veya bir nûr görüyorum. Böylece, benden meydana gelen hâllerin doğru olduklarının, Allah tarafından tasdik olunduğunu anlıyorum."
Bâyezîd-i Bistâmî, Allah'ın aşkı ile öyle bir hâlde idi ki, O'ndan başka hiçbir şeyi hatırlamazdı. Yirmi yıl yanında bulunan ve hiç ayrılmayan talebesine her çağırdığında; "Yavrum ismin nedir?" diye sorardı. Bir defâsında, o talebe dedi ki; "Efendim. Yirmi yıldır hiç ayrılmadan, hizmetinizde bulunmakla şerefleniyorum. Lâkin her defâsında ismimi sormanızın hikmetini anlıyamadım." Bâyezîd-i Bistamî; "Evlâdım, kusura bakma. Her defâsında ismini soruyorum. Allah'ın muhabbeti kalbime gelince, beni öyle bir hâl kaplıyor ki, O'ndan başka her şeyi unutuyorum. Senin ismini de hatırımda tutmaya çalışıyorum, fakat böyle hâl olunca unutuyorum. Sen hiç üzülme." buyurup talebesinin gönlünü aldı.
Bir gün yakınları kendisine; "Efendim, filan yerde büyük bir zât var. Fazîlet ve kerâmet sâhibi bir velîdir." dediler ve daha başka sözlerle o zâtı çok medh ettiler. Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî; "Madem öyledir. O halde o büyük zâtı ziyârete gitmemiz lâzım oldu." buyurdular. Talebelerinden bâzıları ile birlikte onun bulunduğu yere geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî bildirilen zâtın, mescide gitmekte olduğunu ve kıbleye karşı tükürdüğünü gördü. Görüşmekten vazgeçip derhal geri döndü. Sonra o kimse hakkında şöyle buyurdu: "Dînin hükümlerini yerine getirmekte, sünnet-i seniyyeye uymakta ve edebe riâyette zayıf birisine, nasıl olur da kerâmet sâhibi denilir. Böyle bir kimsenin, Allah'ın evliyâsından olması mümkün değildir." buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî'ye; "Bu yüksek makamlara nasıl kavuştunuz?" diye sordular. Cevâbında şöyle anlattı: "Bir gece herkesin uyuduğu bir sırada, Bistâm'dan çıktım. Ay her tarafı aydınlatıyordu. Giderken âniden karşımda çok heybetli bir makam gördüm. On sekiz bin âlem onun heybeti yanında bir zerre gibi kalıyordu. Aklım başımdan gitti. Beni fevkalâde bir hâl kapladı. O halde iken; "Yâ Rabbî! Bu kadar büyük, bu kadar güzel bir dergâh acabâ niçin böyle boş?" dedim. Hemen; "Bu dergâhın boşluğu, kimse gelmediği için değil, belki gelenlerin lâyık olmadığı ve uygunsuzluğu sebebiyle gelenleri bizim kabûl etmeyişimizdendir." diyen bir ses duydum. Bir an, herkesin bu huzûra kavuşması için şefâatçi olayım diye kalbime geldi. Fakat, bu şefâat makâmının Sultân-ül-Enbiyâ Muhammed Mustafâ efendimize mahsus olduğunu hatırlayıp, benim öyle düşünmemin, bu şefâat makâmına karşı edebe riâyetsizlik olacağını anlayıp, o düşüncemden vazgeçtim. Bir ses duydum ki; "Ey Bâyezîd, Sultân-ül-Enbiyâ'ya olan muhabbetin ve edebe riâyetin sebebiyle, biz de senin edeb ve mertebeni yükseltiyoruz. Kıyâmete kadar, Sultân-ül-Ârifîn, diye anılırsın buyuruyordu."
Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî'yi bir gece uyku bastırıp, sabah namazına uyanamadı. Namazını kazâ edip o kadar ağlayıp inledi ki, bir ses işitti. "Ey Bâyezîd, bu günâhını affeyledim. Bu pişmanlık ve ağlamana da, ayrıca yetmiş bin namaz sevâbı ihsân eyledim." diyordu. Aradan birkaç ay geçtikten sonra onu, yine uyku bastırdı. Şeytan gelip, Bâyezîd'i Bistâmî'nin mübârek ayağından tutarak uyandırdı ve; "Kalk namazın geçmek üzeredir." dedi. Bâyezîd-i Bistâmî, Şeytan'a; "Ey mel'ûn! Sen hiç böyle yapmazdın. Herkesin namazının geçmesini, kazâya kalmasını isterdin. Şimdi nasıl oldu da beni uyandırdın?" buyurunca, Şeytan şu cevâbı verdi: "Birkaç ay önce sabah namazını kaçırdığında, pişmanlığın ve üzüntün sebebiyle çok ağlayıp inlediğin için ayrıca yetmiş bin namaz sevâbı almıştın. Bu gün, onu düşünerek, sâdece vaktin namazının sevâbına kavuşasın da, yetmiş bin namaz sevâbına kavuşmayasın diye seni uyandırdım." dedi.
Zamânında binlerce velî vardı. Hepsi de ibâdet, riyâzet, keşif ve kerâmet sâhibi idi. Fakat asrın kutupluğu, ümmî bir demircinin üzerinde idi. O bu işin sır ve hikmetine karşı hayretler içindeydi. Çoluk çocuğunun nafakası için geceli gündüzlü örs başından ayrılmayan demirciyi görmek istedi. Bir gün dükkânına gitti. Selâm verdi. Onu görünce, çocuklar gibi sevindi. Ellerine sarıldı, uzun uzun öptü ve ondan duâ ricâ etti. Henüz keşif âlemine girmemiş olduğu için kendi makâmından habersizdi. Ondan duâ isteyince dedi ki: "Ben senin ellerinden öpeyim de, sen bana duâ et! Sizin duânıza muhtaç olan benim!" O ise şöyle cevap verdi: "Benim sana duâ etmemle, içimdeki dert hafiflemez ki!" Bunun üzerine o da; "Derdin nedir? Söyle bir çâre arayalım?" dedi. "Acabâ kıyâmet gününde, bunca insanın hâli ne olur? Bunu düşünmekten, buna yanmaktan başka derdim yok." dedikten sonra hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bâyezîd-i Bistâmî'yi de ağlattı. O vakit içinden; "Bunlar nefsim, nefsim diyenlerden değil, ümmetim ümmetim diyenlerdendir." diyen bir ses duydu. Hemen içindeki hayret silindi. Kutupluk makâmının bu demirciye niçin verildiğini sezdi. Anladı ki, böyleleri, sevgili Peygamber efendimizin kalbine her an bağlıdır. Onun hakîkatine mazhardır. Demirciye dedi ki: "İnsanların azap çekmesinden sana ne?" Demirci de; "Bana mı ne? Benim fıtratımın mayası, şefkat suyuyla yoğurulmuştur. Cehennem ehlinin bütün azâbını bana yükleseler de, onları bağışlasalar, ben saâdete ererim ve derdimden kurtulurum." dedi. O, namazda okunmak için, farz mikdarından fazla sûre ve âyet bilmiyordu. Bilmediklerini Bâyezîd-i Bistâmî öğretti. O da, kırk yıldır elde edemediği mânevî derecelere yükseldi. İçi feyz-i ilâhî ile doldu. O vakit iyice anladı ki, kutupluk sırrı başka bir şey imiş."
Çocukken bir gün câmi avlusunda oynuyordu. Oradan geçmekte olan Şakîk-i Belhî kendisini görüp; "Bu çocuk büyüyünce zamânının en büyük velîsi olacak." buyurdu. Yine bir gün hadîs âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. Zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu: "Güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?" Bâyezîd-i Bistâmî de ona; "Evet Allah dilerse becerebiliyorum." cevâbını verince; "Nasıl?" diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; "Buyur yâ Rabbî! Emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, Kur'ân-ı kerîmi tâne tâne okuyor, tâzim ile rükûya varıyor, tevâzu ile secde ediyor, vedâlaşarak selâm veriyorum." deyince, o zât hayran kalarak; "Ey sevgili ve zekî çocuk! Sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî de; "Onlar beni değil, Allah'ın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. Bana âid olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim?" cevâbını verdi.
Küçük yaşta iken annesi, kendisini mektebe gönderdi. Bâyezîd hazretleri, büyük bir dikkatle derse devâm ediyordu. Bir gün Kur'ân-ı kerîm okumak için gittiği mektepte, okuduğu bir âyet-i kerîmenin (Lokman sûresi: 14) tesiri ile erkenden eve döndü. Annesi merak edip niçin erken döndüğünü suâl edince, şöyle cevap verdi: "Bir ayet-i kerîme gördüm. Allah o âyet-i kerîmede kendisine ve sana hizmet ve itâat etmemi emrediyor. Ya benim için Allah'a duâ et, sana hizmet ve itâat etmem kolay olsun, veyahut da beni serbest bırak, hep Allah'a ibâdet ile meşgûl olayım." dedi. Annesi; "Seni Allah'a emânet ettim. Kendini O'na ver." dedi. Bundan sonra Bâyezîd, kendini Allah'a verdi, emirlerinin hiç birisini yapmakta gevşeklik göstermedi; ama annesinin hizmetini de ihmâl etmedi. Annesinin küçük bir arzusunu, büyük bir emir kabûl edip, her durumda yerine getirmeye çalışırdı. Çünkü Allah'ın emri de böyle idi. Elinde olmadan iki sefer annesinin arzusunu yerine getiremedi. Bu husûsu büyük pişmanlık içinde şöyle anlatır: "Hayâtımda yalnız iki defâ annemin arzusunu yerine getiremedim. Her defâsında mutlaka bana zararı dokundu. Birincide düştüm burnum ezildi. İkincisinde ayağım kaydı düştüm, omuzumdaki su testisi kırıldı.
Soğuk ve dondurucu bir kış gecesi idi. Annesi yattığı yerden oğluna seslenip su istedi. Bâyezîd-i Bistâmî hemen fırlayıp su testisini almaya gitti. Fakat testide su kalmamış olduğundan çeşmeye gidip, testiyi doldurdu. Buzlarla kaplı testi ile annesinin başına geldiğinde, annesinin tekrar dalmış olduğunu gördü. Uyandırmaya kıyamadı. O halde bekledi. Nihâyet annesi uyandı ve "Su, su!" diye mırıldandı. Bâyezîd elinde testi bekliyordu. Şiddetli soğuk tesiri ile eli donmuş, parmakları testiye yapışmış idi. Bu hâli gören annesi; "Yavrum, testiyi niçin yere koymuyorsun da elinde bekletiyorsun?" dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; "Anneciğim uyandığınız zaman, suyu hemen verebilmek için testi elimde bekliyorum." dedi. Bunun üzerine annesi; "Yâ Rabbî! Ben oğlumdan râzıyım. Sen de râzı ol!" diye cân u gönülden duâ etti. Belki de annesinin bu duâsı sebebiyle, Allah ona evliyâlığın çok yüksek mertebelerine kavuşmayı ihsân etti.
Gençlik yıllarında yaptığı bâzı ibâdetlerden zevk alamıyordu. Bu durumu zaman zaman annesine anlatırdı ve yetişmesinde, terbiye edilmesinde bir kusur bulunup bulunmadığını sorardı ve; "Anneciğim; beni emzirdiğin zaman, benim yüzümden haramdan bir şey aldın mı? İçimde beni Rabbimden alıkoyan bir şey hissediyorum. Fakat neden olduğunu bilmiyorum." derdi. Annesi uzun bir müddet düşündükten sonra; "Evlâdım tek şey hatırlıyorum. Sen daha küçüktün. Komşulara oturmaya gitmiştim. Kucağımda iken ağlamaya başladın. Bir türlü susturamadım. Seni susturmak için ocağın üstünde pişmekte olan tarhanaya komşudan izin almaksızın parmağımı batırıp ağzına koydum." dedi. Bunun üzerine annesinden, o komşuya gidip helallik dilemesini istedi. Annesi helallik diledikten sonra yaptığı ibâdetlerden zevk almaya başladı.
Bâyezîd-i Bistâmî, kabristanda çok dolaşırdı. Bir gece gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu. Bâyezîd; "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm." dedi. Bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. Bâyezîd hazretleri eve dönünce talebelerine sopanın fiatını sordu. O kadar parayı bir keseye koyarak, bir mikdar da tatlı ile berâber bir talebesiyle, o bekçiye gönderdi. Bir de mektup yazarak bekçiye vermesini söyledi. Mektup şöyle idi: "Muhterem Bekçi efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. Kabahat bendedir. Gece kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. Sopanızın kırılmasına da sebeb oldum. Gönderdiğim parayla kendine bir sopa al! Sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! Allah'ın selâmı üzerine olsun." Genç bekçi mektubu okuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. Onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi.
Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bir devesi vardı. Azığını ve eşyâsını o deveye yüklemişti. Birisi kendisine; "Bu kadar uzun yol için, bu kadar yük bu deveye fazla gelmez mi?" dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; "Acaba yükü taşıyan deve midir? Dikkat et bakalım, devenin sırtında yük var mı?" dedi. O kimse dikkatle baktığında gördü ki, yük devenin sırtından bir karış yukarıda durmaktadır. O kimse hayretini gizleyemeyip; "Sübhânallah!Ne kadar acâib bir iş." deyince, Bâyezîd-i Bistâmî; "Hâlimi sizden gizlesem, bana dil uzatıyorsunuz. Hâlimi size açık açık göstersem hayret ediyorsunuz, tâkat getiremiyorsunuz. Ben size ne yapayım bilemiyorum?" buyurdu ve yoluna devâm etti. Ziyâretleri esnâsında kendisine, annesinin hizmetine gitmesi bildirildi. Bistâm'a giden bir kâfile ile hemen yola çıktı. Bistâm'a geldiği duyulunca bütün halk yollara dökülüp, kendisini karşıladılar. Seher vakti evlerine geldi. Annesi abdest almış şöyle duâ ediyordu:
"Yâ Rabbî! Benim garib oğlumu her kötülükten muhâfaza buyur. Büyükleri kendisinden hoşnûd eyle. Oğluma güzel hâller ve iyilikler ihsân buyur..." Bunun üzerine Sultan-ül-Ârifîn kapıyı çalıp izin istedi. Annesinin "Kim o?" suâline, Bâyezîd-i Bistâmî; "Senin garîb oğlun." cevâbını verdi. Annesi koşup kapıyı açtı ve; "Senden ayrılık hasretiyle ağlaya ağlaya saçlarıma ak düştü, belim büküldü." dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî bir sene hac dönüşünde Hemedan'a uğrayıp, oradan bir mikdâr tohum satın aldılar. Bistâm'a gelip, Hemedan'dan aldığı tohum torbasını açınca, içinde bir kaç karınca bulunduğunu gördü. Bunları yuvalarından ayırmanın münâsib olmıyacağını düşünüp, tekrar Hemedan'a gitti. Tohumu aldığı yere bırakıp, ondan sonra Bistâm'a döndü.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yanlışlıkla bir karıncayı öldürdü. Haberi olunca, çok pişman olup üzüldü. Ölü karıncayı avucuna alıp, şefkat, merhamet ve hüzün ve kırık kalbi ile karıncaya üfürünce, Allah'ın izni ile karınca canlanıp yürümeye başladı.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gece, talebelerinden bir kısmı ile bir yere misâfir oldular. Ev sâhibi, evin aydınlanması için bir kandil yaktı. Bâyezîd-i Bistâmî yanında bulunanlara; "Bu kandilde bir gariblik görüyorum. Yanıyor ama ışık vermiyor. Hikmeti nedir?" diye sordu. Ev sâhibi; "Efendim. Biz bu kandili bir gece yakmak için komşumuzdan emânet almıştık. Bu akşam ikinci gece yakıyoruz." deyince, Bâyezîd, kandili söndürdü ve hemen kandili sâhibine götürüp teslim edin. Arzu ederseniz, bir gece daha yakmak için izin isteyin." buyurdu. Ev sâhibi kandili alıp komşusuna götürdü. Olanları anlattı ve tekrar izin alıp geri getirdi. Eve gelince kandili yaktılar ve oda aydınlandı. Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: "İşte şimdi ışığını görüyorum."
Bir gün yolda yürürken, bir gencin kendisini takib etmekte olduğunu farkedip döndü ve gence; "Niçin beni tâkip ediyorsun, istediğin nedir?" dedi. Genç, edeple; "Efendim, sizin gibi olmak, yolunuzda bulunmak istiyorum. Lütuf elinizi uzatıp himmet buyurun da ben de kazanayım." dedi. Cevâbında; "Benim yaptıklarımı yapmadıkça, benim derimin içine girsen istifâde edemezsin. Bu, Allah'ın bir lütfudur." buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî'ye bir kimse gelip: "Efendim, ben Taberistan'da idim. Bir zâtın cenâze namazını kılıyorduk. Siz de orada idiniz, cenâze namazından sonra Hızır aleyhisselâmın elinden tuttunuz. Sonra sizin havada uçtuğunuzu gördüm." dedi. Sultân-ül-Ârifîn ona; "Doğru söylüyorsun." buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî'ye bir gün bir kimse gelip; "Efendim! Ben otuz senedir, gündüzleri oruç tutup, geceleri namaz kılıyorum. Ama, kendimde hiç bir ilerleme göremiyorum. Halbuki îtikâdım da düzgündür." dedi. Sultân-ül-Ârifîn; "Sen bu hâlde üç yüz sene daha devâm etsen bir şeye kavuşamazsın. Çünkü nefs engelin var." buyurdu. O kimse; "Efendim! Bunun bir çâresi yok mu?" diye sordu. Bâyezîd-i Bistâmî: "Var ama sen kabûl etmezsin." buyurdu. O kimse ısrâr edip; "Aman efendim, lütfen bildiriniz ve beni talebeliğe kabûl ediniz. Ne emrederseniz yaparım." dedi. Sultân-ül-Ârifîn buyurdu ki:
"Öyle ise şimdi evine git. Bu kıymetli elbiseleri çıkarıp, âdî ve eski bir elbise giy. Boynuna bir torba asıp içine ceviz doldur. Seni en iyi tanıyanların bulundukları sokağa git. Çocukları başına topla, (Bana bir tokat vurana bir ceviz, iki tokat vurana iki ceviz veriyorum) de." O kimse bunları duyunca; "Sübhânallah, Lâ ilâhe illallah. Ben bunları yapamayacağım. Bana başka bir şey emretseniz." dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; "Senin ilâcın ancak budur ve biz de baştan; "Sen bunları kabûl etmezsin!" diye söylemiştik. Yolumuzun esâsı nefsi terbiye etmektir." buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî'nin mecûsî olan bir komşusu ve süt emme çağında bir de çocuğu vardı. Bu mecûsî sefere çıktı. Evlerini aydınlatacak bir şeyi bulunmadığı için çocuk ağlıyordu. Sultân-ül-Ârifîn her gün bir çıra alıp, komşusunun evine götürdü. Mecûsî seferden dönünce durumu haber alıp, kendisinde değişiklikler hissetti. Bâyezîd'e karşı kalbinde bir sevgi hâsıl olduğu halde; "O zâtın aydınlığı varken bizim karanlıkta bulunmamız hiç uygun değildir." dedi ve hemen Bâyezîd-i Bistâmî'nin huzûruna gidip müslüman oldu.
Bir gün sohbetinde bulunanlara; "Kalkınız, Allah'ın velî kullarından birini karşılamaya çıkalım." buyurup, kalktılar. Yola çıktıklarında, İbrâhim bin Şeybe-i Hirevî ile karşılaştılar. Hazret-i Bâyezîd ona; "Hatırıma, seni karşılamak ve Allah katında sana şefâat etmek geldi." buyurdu. O da, "Efendim siz bütün mahlûkâta şefâat etseniz yine fazla sayılmaz." dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün talebeleriyle giderken delilerin bulunduğu bir tımarhânenin önünden geçiyorlardı. Talebelerinden birisi, orada delilerin tedâvileri için bir şeyler yapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp; "Günah hastalığı ile hasta olanlar için bir ilâcınız var mıdır?" diye sordu. Baştabib cevap veremeyip susunca, ayağı zincirle bağlı delilerden biri, Bâyezîd'in teveccühü ile şöyle dedi: "O derdin ilâcı şöyledir: Tövbe kökünü istigfâr yaprağıyla karıştırıp, kalp havanına koyarak, tevhîd tokmağıyla iyice dövmeli. Sonra insaf eleğinden eleyip, gözyaşıyle hamur etmeli. Daha sonra Aşkullah ateşinde pişirip, muhabbet-i Muhammediyye balından katarak, gece gündüz kanâat kaşığıyla yemelidir."
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün yolda giderken yanından geçen bir köpeği gördü. Köpeğe değip necâset bulaşmasın diye eteklerini topladı. O anda köpek dile gelip, şöyle dedi:"Benden sana bulaşacak kir, üç defâ yıkamakla temiz olur. Ama senin nefsindeki kibir kiri yedi deryâda yıkansa temiz olmaz." Bunun üzerine Bâyezîd-i Bistâmî, köpeğe; "Senin dışın pis, benim ise içim. Gel berâber olalım da belki birbirimize faydamız olur." dedi. Köpek de; "Sen benimle yoldaş ve arkadaş olamazsın. Zîrâ halk beni horlar, sana tâzim eder. Beni gören taşlar, seni gören ise iltifâta başlar ve "Ârifler sultanına selâm olsun!" der. Benim yarına yiyecek bir kemiğim bile yok, ama senin bir ambar buğdayın var." cevâbını verdi. Bâyezîd-i Bistâmî bu cevaptan kederlendi, bir köpeğin yol arkadaşı olmaya bile lâyık değilim, diye üzüldü.
Ebû Türâb Nahşebî'nin bir talebesi vardı. Allah'a olan muhabbetinin çokluğundan, hergün yüzlerce defa kendinden geçip bayılırdı. Bir gün hocası, kendisine; "Sen Bâyezîd-i görsen daha çok derecelere kavuşurdun." dedi ve o talebe ile beraber Bâyezîd'in yanına geldiler. Bâyezîd-i Bistâmî ile o talebe göz göze geldikleri anda talebe düşüp vefât etti. Bunun üzerine Ebû Turâb Nahşebî dedi ki: "Yâ Bâyezîd, bu talebe öyle idi ki, Allah'ın aşkı ile kendisinde bâzı hâller olur, kendisinden geçerdi. Fakat sizi bir defâ görmekle düşüp can verdi. Bu nasıl oluyor?" Bâyezîd buyurdu ki: "O kişinin hâli doğru idi. Önceden, onun müşâhedesi, kalp gözü ile görmez kendi makâmı kadar idi. Beni gördüğü anda, müşâhedesi benim makâmım kadar oldu. Lâkin o kimse buna tâkat getiremeyip, can verdi."
Bir gece, bâzı kimseler hazret-i Bâyezîd'in nasıl ibâdet yaptığını, neler söylediğini işitmek için penceresinin altında dinlemeye başladılar. Seher vakti olduğunda bütün kalbiyle "Allah" dedi. Sonra düşüp bayıldı. Bayılmasının sebebi sorulduğunda; "Sen kim oluyorsun? Senin haddine mi düştü ki ismimi ağzına alıyorsun? şeklinde bir nidâ gelir diye çok korktum da onun için bayılmışım." buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî namaz kılmak için mescide gelince kapıda bir mikdâr durur ve ağlardı. Sebebini soranlara; "Câmiyi, vücûdumla kirletmekten korkuyorum. Tövbe edip Allah'a yalvarıyorum, ondan sonra giriyorum." dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî'ye; "Nefsine verdiğin en hafif cezâ nedir?" diye sordular. Cevâbında; "Bir defâsında nefsim, bir itâatsizlikte bulundu. Buna cezâ olarak bir yıl boyunca hiç su içmedim." buyurdu.
Bir gün bâzı kimseler, Bâyezîd'in huzûruna gelip, yağmur yağması için duâ etmesini taleb etmişlerdi. Bâyezîd mübârek başını eğip, bir mikdar duâ ettikten sonra; "Gidiniz, damlarınızın oluklarını kontrol ediniz." buyurdu. Ondan sonra 24 saat durmadan yağmur yağdı.
Bir defâsında Bâyezîd hazretlerinin kalbine şöyle ilhâm olundu: "Ey Bâyezîd! Hazînelerim, başkaları tarafından yapılan ibâdetlerle ve güzel hizmetlerle doludur. Sen bize öyle bir şeyle gel ki, o bizde olmasın." Bâyezîd; "Yâ Rabbî! Hazînende bulunmayan şey nedir?" dedi. Kalbime ilhâm olundu ki: "Âcizlik, zavallılık, çâresizlik, zillet ve ihtiyaç."
"Bulunduğunuz şu derecelere nasıl kavuştunuz?" diye kendisine sordular. Cevâbında buyurdu ki: "Her yerde Allah'ın gördüğünü ve bildiğini düşünüp, edebe riâyet etmekle." buyurdu.
Bir gün hazret-i Bâyezîd'e; "Peygamberler hakkında ne buyurursunuz?" diye sordular. Cevâbında buyurdu ki: "Biz onlar hakkında bir şey söyleyemeyiz ve onları anlayamayız. Hallerini anlamaktan âciziz. Onlar, bizim anlıyabildiğimizden çok daha yüksekdirler. Diğer insanlar, büyük velîleri ne kadar anlıyabilirse, velîler de peygamberleri ancak o kadar tanıyabilirler."
Bâyezîd-i Bistâmî, yanında bulunanlara; "Allah, kendilerinden râzı olduğu kimseleri Cennet'ine koyuyor değil mi?" diye sordu. Onlar; "Evet efendim, öyledir." diye cevap verdiler. Bunun üzerine; "Bir kimse, Allah'ın rızâsına kavuştuktan sonra, bir anlık duyduğu zevk ve saâdet, Cennet'teki bin köşkten daha fazladır." buyurdular.
Bâyezîd-i Bistâmî bir defâsında bir imâmın arkasında namaz kıldı. Namazdan sonra, o imâm, Bâyezîd'e; "Siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. Başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. O halde siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz?" dedi. Hazret-i Bâyezîd bunu duyunca; "Ben hemen namazımı iâde edeyim. Zîrâ rızıkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namaz kılmışım, bu ise câiz değildir." buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî bir gün, talebeleri ile birlikte, gâyet dar bir sokaktan geçiyorlardı. Hazret-i Bâyezîd, karşıdan bir köpeğin gelmekte olduğunu gördü ve geri çekilip köpeğe yol verdi. Talebelerinden birinin hatırına şöyle geldi: "İnsanoğlu hayvanlardan şereflidir. Hem bizim üstâdımız, Sultân-ül-Ârifîndir. Hem de etrâfındakiler onun, her biri çok kıymetli sâdık talebeleridir. Bütün bunlara rağmen, üstâdımız bu köpeğe yol vermesinin hikmeti acabâ nedir?" Bunun üzerine Bâyezîd buyurdu ki: "Şu köpek, hâl lisânı ile bana dedi ki; "Sana Sultân-ül Ârifîn olmak hil'atini ve bana da köpeklik postunu giydirdiler. Bunun tersi de olabilirdi." Bunun üzerine ben ona yol verdim."
Bir gece ıssız bir su kenarında hırkasını üzerine örtüp uyumuştu. İhtilâm oldu. Hemen kalkıp gusletmek istedi. Hava çok soğuk olduğu için, nefsi güneş doğduktan, hava ısındıktan sonra gusletmesini istiyerek gevşek davrandı. Nefsinin ona yaptığını görünce hemen kalkıp, buzu kırdı ve nefsine cezâ olarak, hırka ile berâber gusletti. Gusülden sonra da, hırkasını çıkarmadı. Hırka buz bağlamıştı. Sonra; "Ey Nefsim! Tenbelliğinin cezâsı işte budur." dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî, buyurdu ki: "On iki sene nefsimin ıslahı için çalıştım. Nefsimi riyâzet, nefsin arzularını yapmamak körüğünde, mücâhede, nefsin istemediği şeyleri yapmak ateşiyle kızdırdım. Nefsi, yerme, kötüleme örsünde, kınama, ayıplama çekici ile dövdüm. Böyle uğraşa uğraşa kendi benliğimden bir ayna yapıp beş sene kendimin aynası oldum. Yapabildiğim ibâdet ve tâatlarla bu aynayı cilâlayıp parlattım. Bir sene ibret nazarı ile bu aynaya baktım. Netîcede bu aynada gördüm ki, belimde, gurur, riyâ, ibâdete güvenip amelini beğenmek gibi kalp hastalıklarından meydana gelen bir zünnâr bulunuyor. Bu zünnârı kesip atabilmek için beş sene daha uğraştım. Yeniden hakîki müslüman oldum.
Ömrüm boyunca, Allah'a lâyıkıyla ibâdet edebilmeyi, namazımı lâyıkıyla kılabilmeyi arzu ettim. Bu arzu ile, belki güzel namaz kılarım diye sabaha kadar namaz kıldım. Fakat kıldığım bütün namazları O'na lâyık olarak bulmuyordum. Nihâyet, Allah'a şöyle yalvardım: "Yâ Rabbî! Sana lâyık şekilde tam ve kusursuz olarak hiç namaz kılamadım. Kıldığım bütün namazlar hep Bâyezîd'e yakışır şekilde oldu. Beni ve ibâdetlerimi kusurlarımla birlikte kabûl eyle."
Bir zaman; "Artık ben, zamânın en büyük evliyâsıyım." düşüncesi kalbime geldi. Hemen buna pişman olup gönlüm hüzünle doldu. Şaşkınlık içerisinde Horasan yolunu tuttum. Bir müddet gittikten sonra; "Allah beni, kendime getirecek birini bana gönderinceye kadar buradan ayrılmayacağım." diye niyet ettim ve orada üç gün bekledim. Dördüncü gün dişi bir devenin üzerinde bir gözü görmeyen biri geldi. "Nereden geliyorsun?" dedim. "Sen niyet ettiğin zaman üç bin fersah uzakta idim. Oradan geliyorum. Kalbini koru. "Zamânın en büyüğü benim." gibi düşünceleri hatırına getirme!" dedi ve kayboldu.
Uzun seneler nefsimi terbiye etmekle uğraşıp çile çektikten sonra, bir gece, Allah'a yalvardım. "Şu testi ve aba sende oldukça, sana ruhsat yoktur." diye ilhâm olundu. Bunun üzerine yanımda bulunan testi ve abayı terk ettim. Bundan sonra bana; "Ey Bâyezîd, nefsin hevâ ve hevesi için tuzaktaki tâne misâli olan dünyâ mallarına gönül bağlayıp, sonra da Allah'a kavuşmak için yol istiyen kimselere; "Bâyezîd, nefsin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmak sûretiyle kırk yıl uğraştığı hâlde, yanında bulunan kırık bir testiyi ve eski bir abayı terk etmedikçe izin alamadı. Siz, bu hâlinizle size izin verileceğini mi zannediyorsunuz.Aslâ izin alamazsınız." diye bildirildi.
Bâyezîd-i Bistâmî devamlı; "Allah!.. Allah!.." derdi. Vefâtı ânında da yine; "Allah!.. Allah!.." diyordu. Bir ara şöyle duâ etti: "Yâ Rabbî! Senin için yaptığım bütün ibâdet, tâat ve zikirleri hep gaflet ile yaptım. Şimdi can veriyorum. Gaflet hâli devâm ediyor. Allah'ım! Bana huzûr ve zikir hâlini ihsân eyle." Bundan sonra, zikir ve huzûr hâli içinde rûhunu teslim etti. Vefâtı 875 (H.261) senesinde Mayıs ayına rastlar. Kabri, Bistâm şehrindedir.
Bâyezîd-i Bistâmî vefât ederken, kendisini sevenlerden Ebû Mûsa ismindeki zât yanında bulunamamıştı. Fakat o gece rüyâda; "Arşı, başı üzerine alıp taşıyordu". Bu rüyâya çok hayret edip, hikmetini anlıyamadı ve bunu Bâyezîd-i Bistâmî'ye sormak için yola düştü. Yolda, Bâyezîd-i Bistâmî'nin vefât ettiğini haber aldı. Bistâm'a geldiğinde cenâze merâsimi için, hesabı mümkün olmayan fevkalâde bir kalabalık gördü. Tabutunu taşımakla şereflenmek için yanaşmaya çalıştı. Fakat yanaşıp da tabutu taşımak mümkün olmuyordu. Diyor ki, "Gördüğüm rüyâyı unutmuş vaziyette, hazret-i Bâyezîd'in tabutunu taşımakla şereflenmek istiyordum. Bu mümkün olmayınca tabutu taşıyanlar arasından meşakkatle, sıkıntı ile geçip tabutun altına girdim ve başımı tabuta dayayıp öylece gidiyordum. Birden tabutun içinden bana şöyle hitâb ettiğini duydum: "Ey Ebû Mûsâ! İşte şu bulunduğun hal akşamki gördüğün rüyânın tâbiridir."
Sultân-ül-Ârifîn Bâyezîd-i Bistâmî vefât ettikten sonra, büyüklerden biri kendisini rüyâda görüp; "Allah sana ne muâmele eyledi." diye sordu. Buyurdu ki: "Beni toprağa koydukları zaman bir ses duydum ki; "Ey Bâyezîd! Bizim için ne getirdin?" diyordu. "Yâ Rabbî! Sana lâyık hiç bir iyi amel yapamadım. Huzûruna lâyık hiçbir şey getiremedim, ama şirk de getirmedim." dedim.
Hazret-i Bâyezîd, vefât ettikten sonra, büyük zâtlardan birisi kendisini rüyâda görüp sordu. "Münker ve Nekir sana nasıl muâmele eyledi?" Cevâbında; "O iki mübârek melek gelip; "Rabbin kimdir?" diye sorunca, onlara dedim ki: "Bunu sormakla sizin maksadınız hâsıl olmaz. Siz bana O'nu soracağınıza, beni O'na sorun. Eğer O, beni, kulu olarak kabûl ederse ne âlâ. Mâzallah O, beni kulu olarak kabûl etmezse, ben, yüz defâ; "O, benim Rabbimdir." desem ne faydası olur?" buyurdu.
Bâyezîd-i Bistâmî vefât ettikten sonra, onun sâdık talebelerinden olan bir hanımefendi şöyle anlattı: Kâbe-i muazzamayı tavâf etikten sonra bir saat kadar tefekkür ettim. Bu sırada uykum geldi ve birazcık uyudum. Rüyâmda beni göğe çıkardılar. Allah'ın izni ve lütfu ile, Arş-ı âlânın altını gördüm. Çok güzel kokusu vardı. Nurdan yazılmış bir yazı gördüm -Bayezîd Veliyyullah- yazılı idi ve yazının eni ve boyu da görünmüyordu.
Velîler tâifesinin efendisi Cüneyd-i Bağdâdî buyuruyor ki: "Velîler arasında Bâyezîd-i Bistâmî'nin yeri, melekler arasında Cebrâil'in yeri gibidir."
Bâyezîd-i Bistâmînin tasavvufta derecesi çok yüksek idi. Tasavvuf ilminde sekr, ilâhî aşk ile kendinden geçme hâli denilen bir hâlin kendisini kapladığı bir an, içinde bulunduğu durumu, müşâhede ettikleri şeyleri anlatmak için "Sübhânî" demiştir. Bu sözü bâzı kimseler anlayamamış, Bâyezîd hazretlerinin şânına uygun olmayan sözler sarfetmişlerdir. Halbuki bu sözü büyük âlim İmâm-ı Rabbânî hazretleri, birinci cild 43'üncü mektubunda şöyle açıklamaktadır: "Hallâc-ı Mensûr'un "Enelhak" ve Bâyezîd-i Bistâmî'nin "Sübhânî" sözünü tevhîd-i şühûdî bilmemiz lâzımdır. Bu sûretle dîne uygun olurlar. Bu büyükler o hâl içinde, Allah'tan başka, hiçbir şey göremeyince, bu sözleri söylemiş, Allah'tan başka bir şey yoktur demek istemişlerdir. "Sübhânî" sözü, Hak teâlâyı tenzihtir. Kendini tenzih değildir. Çünkü kendi varlığını bilmemektedir. Birşeye hüküm veremez."
Talebelerine sık sık şöyle nasîhat ederdi: "Müslüman kardeşinize saygılı olmanızdan daha kolay ne vardır? Onlara hürmet etmek, haklarını korumak ne güzel haslettir! Müslüman kardeşlerimize kin beslemek, onlara karşı saygısız olmak ne zararlı şeydir! Bu yol hiç kimseye fazîlet kapısını açmamış, hiç kimseyi başarıya ulaştırmamıştır..."
Bâyezîd-i Bistâmî buyuruyor ki:
"Dilini, Allah'ın ismini anmaktan başka işlerle uğraşmaktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsini hesâba çek. İlme yapış ve edebi muhâfaza et. Hak ve hukûka riâyet et. İbâdetten ayrılma. Güzel ahlâklı, merhamet sâhibi ve yumuşak ol. Allah'ı unutturacak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma.
"Otuz sene mücâhede eyledim, nefsimin istediklerini yapmadım. İlimden ve ilme uymakdan daha zor bir şey bulamadım."
"Gözlerini harama bakmaktan ve başkalarının ayıplarını görmekten koru."
"Bir gece karanlığında odamda otururken ayaklarımı uzatmıştım. Hemen bir ses duydum. Sultanla oturan edebini gözetmelidir diyordu. Hemen toparlandım."
"Allah'ın kendileri sebebiyle nefsimi cezâlandırdığı bütün şeyler üzerinde düşündüm. Onların en şiddetlisi olarak gafleti buldum. Allah'tan bir an gâfil olmak (bir an O'nu unutmak) Cehennem ateşinden daha şiddetlidir."
"Ey Allah'ım! Ey kusurlardan uzak olan sonsuz kudret sâhibi Rabbim. Sen ne dilersen yaparsın. Benim vücûdumu öyle büyült, öyle büyült ki, Cehennem'i ağzına kadar doldursun. Böylece başka kullarına yer kalmasın. Onların yerine ben yanayım." Hazret-i Ebû Bekir de böyle duâ ederlerdi.
"Siz havada uçan birisini gördüğünüz zaman hemen o kimsenin fazîletli, kerâmet sâhibi birisi olduğuna hüküm vermeyin. Hatâ edebilirsiniz. O kimsenin hakîkaten fazîlet ve kerâmet sâhibi olduğunu anlamak için, İslâmiyetin emirlerine uymaktaki hassasiyetine, Peygamber efendimizin ahlâkı ile ahlâklanması ve sünnet-i seniyyeye uymasına, hakîkî İslâm âlimlerine olan muhabbet ve bağlılığına bakın. Bunlar tam ise, o kimse fazîlet ve kerâmet sâhibidir. Bunlara uymakta en ufak bir gevşeklik ve zayıflık bulunursa, o kimse için fazîlet ve kerâmet sâhibidir, demek mümkün olmaz."
"Yâ Rabbî! Sana kavuşmak nasıl mümkün olur?" diye duâ ettim. Bir nidâ geldi, "Nefsini üç talakla boşa" diyordu."
"Bu kadar zahmet ve meşakkatlere, sıkıntılara katlanarak aradığımı, annemin rızâsını almakta buldum. Çok basit gibi gelen anne rızâsını almanın, bütün işlerin evvelinde lâzım olduğunu anladım."
"Günahlara bir defâ, tâatlere ise bin defâ tövbe etmek lâzımdır. Yâni yaptığı ibâdet ve tâatlere bakıp kendini beğenmek, o ibâdeti hiç yapmamak günahından bin kat daha fenâdır."
"İnsana zararı en şiddetli olan şeyin ne olduğunu bilmek istedim. Bunun, gaflet olduğunu anladım. Gafletin insana yaptığı zararı, Cehennem ateşi yapmaz. Yâ Rabbî! Bizleri gaflet uykusundan uyandır. Lütuf ve keremin ile bu duâyı kabûl eyle."
"Bütün âlemin yerine beni Cehennem'de yaksalar ve ben de sabretsem, Allah'a muhabbeti dâvâ edinmiş birisi olarak yine bir şey yapmış olmam. Allah da benim ve bütün âlemin günahını affetse, rahmetinden ve ihsânından bir şey eksilmiş olmaz."
"Bir kimsenin, Allah'a olan muhabbetinin hakîkî olup olmadığının alâmeti; kendisinde deniz misâli cömertlik, güneş misâli şefkat ve toprak misâli tevâzu gibi üç hasletin bulunmasıdır."
"Allah'ın nîmetleri, her an herkese gelmektedir. O halde her zaman O'na şükretmek lâzımdır."
"Bizim sözlerimiz Kitap ve sünnettendir. Bu iki kaynaktan gücünü ve mânâsını almayan bir sözde değer yoktur."
"Ârifin alâmeti nedir?" diye sorulduğunda; "Allah'ı anmakta gevşeklik göstermemektir." buyurdu.
Bâyezîd'in mîrâcı
Bâyezîd-i Bistâmî bir defâsında şöyle anlattı: Bizim rûhumuzu, semâlara götürdüler. Cennet'i, Cehennem'i gösterdiler. Hiçbir şeye bakmadım. Hep Allah'ı düşünüyordum. Nice makâmlardan geçirdiler. Nihâyet ezeliyyet ağacını gördüm. Sonra; "Yâ Rabbî! Sana gelebilmem için beni benliğimden kurtar." diye yalvardım. Bana bildirildi ki:"Ey Bâyezîd! Benliğinden kurtulup bana yaklaşman, Sevgili Peygamberime tâbi olmana bağlıdır. O'nun ayağının tozunu, gözüne sürme yap. O'nun bildirdiği hükümlere uymaya devâm et. (Tasavvuf ehli arasında bu menkıbeye Bâyezîd'in mîrâcı denir.)
***
Bâyezîd-i Bistâmî kırk beş kere hacca gitmişti. Bir gün Arafat Tepesinde oturuyordu. Nefsi ona; "Bâyezîd! Senin bir benzerin var mıdır? Kırk beş defâ haccettin ve binlerce defâ hatmetme bahtiyarlığına eriştin." diye fısıldadı. Bu ses onu üzdü. Derhâl toparlandı ve oradaki mahşerî kalabalığa; "Kim benim kırk beş defâ yapmış olduğum haccı bir ekmeğe satın alır?" diye sordu. Bir adam başını kaldırıp; "Ben alırım." dedi ve ekmeği uzattı. Bâyezîd-i Bistâmî aldığı ekmeği orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Sonra işini bitirip, yol hazırlığı yaparak, Rum diyârına doğru yola çıktı. Günlerce gittikten sonra bir râhip ile karşılaştı. Râhib, Bâyezîd-i Bistâmî'nin elini tutup, evine misâfir götürdü. Evinde ona bir oda verdi. Bâyezîd-i Bistâmî kendisine ayrılan bu odada ibâdete başladı ve kalbini Allah'a çevirdi. Râhip her gün onun yiyeceğini sabah akşam getirip önüne koyardı. Bu hal bir ay devâm etti. Bâyezîd-i Bistâmî daha sonra nefsine dönerek;
"Ey nefis! Seni kırmak istiyorum, fakat Sen o kadar kötüsün ki kırılmıyorsun." dediği sırada râhip içeri girdi ve; "İsmin nedir?" diye sordu. O da; "Bâyezîd!" cevâbını verdi. Râhip; "Ne güzel adamsın. Keşke Mesîh'in kulu olmuş olsaydın!" deyince, bu sözler Bâyezîd-i Bistâmî'ye ağır geldi ve evi terketmek isterken râhip;
"Bizim burada kırk günü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni çok arzu ediyorum. Aynı zamanda çok değerli bir vâizimiz, sâdece bu günlerde bir defâ konuşur. Onu dinlemeni istiyorum." deyince, bu teklifi kabûl ederek, kırk gün kalmaya râzı oldu. Kırkıncı gün geldiğinde râhib odaya girerek; "Buyurun dışarı çıkalım, bayram günümüz geldi." dedi. Bâyezîd-i Bistâmî dışarı çıkmak için hazırlandı. Fakat râhib ona; "Siz bu kıyâfetle nasıl bin kadar râhibin arasına gireceksiniz? Bu yüzden üzerindeki elbiseyi çıkarıp, şu râhip elbiselerini giy ve boynuna İncil'i as!" dedi. Bu teklif ona çok ağır gelmesine rağmen, bunda da bir hikmet vardır diyerek râhibin getirdiği giysileri giydi. Râhiplerin arasına katıldı. Hiç kimsenin dikkatini çekmedi. Biraz ilerledikten sonra râhiplerin en büyüğü geldi. Fakat konuşmuyordu. Niçin konuşmadığı sorulduğunda; "Nasıl konuşabilirim, aranızda bir Muhammedî var!" diye cevap verdi. Halk ve râhipler galeyâna gelerek; "Onu göster parçalayalım." diye bağrıştılar. Başrâhip; "Hayır, yemin ederim ki söylemem, ancak ona dokunmayacağınıza söz verirseniz, onu size tanıtabilirim." dedi. Bunun üzerine râhipler ve halk, Muhammedî olan zâta dokunmayacaklarına dâir yemin ettiler. Başrâhip;
"Allah için ey Muhammedî! Ayağa kalk ve kendini göster." diye seslenince, Bâyezîd-i Bistâmî ayağa kalktı. Baş râhip; "Adın ne?" diye sordu. "Bâyezîd!" cevâbını verdi. "Tahsil gördün mü?" diye sorunca; "Rabbim öğrettiği kadar bir şeyler biliyorum." dedi. Bunun üzerine râhip; "O hâlde bana şu hususları cevaplandır: İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle bunlar nelerdir?"
Bâyezîd-i Bistâmî baş râhibe; "Beni iyi dinle!İkincisi olmayan bir, eşi-ortağı, dengi ve benzeri olmayan Allah'tır. Üçüncüsü olmayan iki, gece ve gündüzdür. Dördüncüsü olmayan üç, üç talâktır (boşamadır). Beşincisi olmayan dört; Tevrat, Zebûr, İncîl ve Kur'ân-ı kerîmdir. Altıncısı olmayan beş, beş vakit namazdır. Yedincisi olmayan altı göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür. Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat göktür. Dokuzuncusu olmayan sekiz, kıyâmet günü Arş'ı taşıyacak sekiz melektir. Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz ay hâmilelik müddetidir. On birincisi olmayan on, Mûsâ aleyhisselâmın Şuâyb peygambere on yıl çobanlık etmesidir. On ikincisi olmayan on bir, Yûsuf peygamberin on bir kardeşidir. On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır." dedi. Râhip tebessüm ederek; "Doğru söyledin. Şimdi de bana, havadan ne yaratıldı, havada ne muhâfaza olundu ve kim hava ile helâk edildi? bunlardan haber ver." dedi. Bâyezîd-i Bistâmî;
"Îsâ peygamber havadan yaratıldı, havada muhâfaza edildi. Âd kavmi hava ile helâk edildi." diye cevap verdi. Râhip; "Doğru söyledin. Ağaçtan kim yaratıldı, ağaçta kim korundu ve ağaç ile kim helak oldu?" diye sorunca; "Mûsâ aleyhisselâmın asâsı ağaçtan yaratıldı, Nûh aleyhisselâm ağaç içinde (gemide) korundu, Zekeriyyâ aleyhisselâm ise ağaç içinde testere ile biçilip helâk edildi." cevâbını verdi. Râhip tekrar; "Doğru söyledin. Kim ateşten yaratıldı, kim ateşten korundu ve kim ateş ile helâk oldu?" diye sordu. O da;
"İblîs ateşten yaratıldı. İbrâhim aleyhisselâm ateşten korundu. Ebû Cehil ateş ile helâk oldu." dedi. Râhip tekrâr; "Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ile kim helâk oldu?" dedi. Bâyezîd-i Bistâmî;
"Sâlih peygamberin devesi taştan yaratıldı. Eshâb-ı Kehf taş içinde korundu ve Ebrehe ve ordusu taş ile helâk edildi." cevâbını verdi. Râhip; "Doğru söyledin. Âlimler, Cennet'te dört nehir vardır, biri baldan, biri sütten, biri sudan, biri de şaraptandır. Ayrı ayrı olan bu dört nehir aynı kaynaktan akıyormuş, diyorlar. Bunun dünyâda bir örneği var mıdır?" diye sordu.
"Evet vardır. İnsanın başından dört nehir akar. Kulak yağı acıdır. Göz yağı tuzludur. Burun suyu ayrı bir tad taşır. Ağızdan gelen su tatlıdır." cevâbını verdi. Râhip yine; "Doğru söyledin. Cennet ehli yer içer fakat abdest bozmaz, su dökmez. Bunun dünyâda bir benzeri var mıdır?" diye sorunca;
"Evet vardır. Ana rahmindeki cenin yer içer fakat dışkısı yoktur." cevâbını verdi. Râhip; "Doğru söyledin. Cennet'te Tûbâ ağacı vardır. Cennet'te hiç bir saray, hiç bir köşk yoktur ki, bu ağacın dalına dokunmasın. Bunun dünyâda bir örneği var mıdır?" diye sordu.
"Evet vardır. Güneş sabahleyin doğunca böyle değil midir?" cevâbını verdi. Râhip; "Doğru söyledin. Şimdi şunları cevaplandır: Bir ağaç vardır, on iki dalı bulunmakta, her dalında otuz yaprak ve her yaprakta beş çiçek yer almakta, bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa bakmaktadır. Bu ağaç nedir?" deyince:
"Ağaç bir yılı temsil eder. On iki dalı, on iki ay, her daldaki otuz yaprak, günleri, her yapraktaki beş çiçek de, beş vakit namazı temsil eder." cevâbını verdi. Son olarak râhip şöyle sordu: "Bana şu kimseden haber ver. Hacca gitmiş, tavâf yapmış ve o makâmlarda bulunmuştur. Fakat onun ne rûhu vardır ne de hac kendisine vâcibdir?" Bâyezîd-i Bistâmî;
"Nûh peygamberin gemisidir." dedikten sonra, râhibe; "Ey râhip! Birçok sorular sordun. Biz onları cevaplandırmaya çalıştık. Müsâde ederseniz benim de sorularım var. Fakat ben bir sorudan başka sormayacağım. O da şudur:
Cennet'in anahtarı nerededir? Cennet kapılarının üzerinde ne yazılıdır?" Râhip sustu ve cevap vermekten kaçındı. Diğer râhipler bu duruma bozuldular ve; "Ey büyüğümüz mağlup mu oluyorsun?" dediler. O da; "Hayır mağlûb olmak istemiyorum." deyince; "Peki öyleyse niçin cevap vermiyorsun." dediklerinde; "Şâyet cevap verirsem benim cevabıma katılır mısınız?" dedi. Bunun üzerine hepsi birden söz verdiler. Râhip; "Dinleyin, şimdi cevap veriyorum. Cennet'in anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı olan ibâre; Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Rasûlullahdır." deyip müslüman oldu. Diğer râhipler de hep bir ağızdan Kelime-i şehâdeti getirip müslüman oldular. Bâyezîd-i Bistâmî de onların yanında bir süre kalıp İslâmiyeti öğretti. Böylece onun buraya gitmesinin hikmeti anlaşıldı.
AYAKKABININ ÇAMURU
Bâyezîd-i Bistâmî yağmurlu bir havada Cumâ namazına gitmek için evinden çıktı. Sağnak hâlde yağan yağmur, yolu çamur hâline getirmişti. Yağmur bitinceye kadar bir evin ihâta duvarına dayandı. Çamurlu ayakkabılarını duvarın taşlarına sürerek temizledi. Yağmur yavaşlayınca câmiye doğru yürüdü. Bu sırada aklına bir mecûsînin duvarını kirlettiği geldi ve üzülerek; "Onunla helâlleşmeden nasıl Cumâ namazı kılabilirsin? Başkasının duvarını kirletmiş olarak nasıl Allah'ın huzûrunda durursun?" diye düşündü ve geri dönüp o mecûsînin kapısını çaldı. Kapıyı açan mecûsî; "Buyrun bir arzunuz mu var?" diye sorunca; "Sizden özür dilemeye geldim." dedi. Mecûsî hayretle; "Ne özrü?" diye sordu. O da; "Biraz önce duvarınızı elimde olmadan çamurlu ayakkabılarımı temizlemek maksadıyla kirlettim. Bu doğru bir hareket değil. Yağmurun şiddeti bu inceliği unutturdu." deyince, Mecûsî hayretle; "Peki ama ne zararı var? Zâten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez." dedi. Bâyezîd-i Bistâmî; "Doğru ama, bu bir haktır ve sâhibinin rızâsını almak lâzımdır." dedi. Mecûsî; "Size bu inceliği ve insan haklarına bu derece saygılı olmayı dîniniz mi öğretti?" diye sorunca; "Evet dînimiz ve bu dînin peygamberi olan Muhammed aleyhisselâm öğretti." dedi. Mecûsî; "O hâlde biz niçin bu dîne girmiyoruz?" diyerek kelime-i şehâdet getirip müslüman oldu.
KURTLARIN VAZÎFESİ
Bir gün Yûsuf-i Bahirânî isminde bir zât kendi kendine; "Bâyezîd-i Bistâmî'nin yanına gideyim. Eğer, açıktan bir kerâmet gösterirse velî olduğunu kabûl edeyim. Böylece onu imtihân etmiş olayım." diye düşündü. Bu düşünce ile, Bâyezîd-i Bistâmî'nin bulunduğu yere geldi. Bâyezîd-i Bistâmî onu görünce buyurdu ki; "Biz kerâmetlerimizi, talebelerimizden Ebû Saîd Râî'ye havâle ettik. Sen ona git." Bu kimse gidip, Ebû Saîd Râî'yi sahrada buldu. Kendisi namaz kılıyor, koyunlarına da, kurtlar bekçilik ediyordu. Namaz bitince, gelen kimse kendisinden tâze üzüm istedi. Oralarda üzüm bulunmazdı ve zamânı da değildi. Ebû Saîd Râî, asâsını ikiye bölüp, bir parçasını gelen kimsenin tarafına, diğer kısmını da kendi tarafına dikti. Allah'ın izni ile, hemen o parçalar asma oldu ve tâze üzüm verdi. Fakat, Ebû Saîd tarafında bulunan üzümler beyaz, gelen kimsenin tarafında bulunan üzümler siyah idi. O kimse, üzümlerin renklerinin farklı olmasının sebebini sordu. Ebû Saîd Râî; "Ben, Allah'tan, yakîn yolu ile istedim. Sen ise imtihan yolu ile istedin. Dolayısıyle, renkleri de niyetlerimize uygun olarak meydana geldi." buyurdu ve o kimseye bir kilim hediye edip, kaybetmemesini tenbih etti. O kimse kilimi alıp, hacca gitti. Fakat, kilimi, Arafat'da kaybetti. Çok aradı ise de bulamadı. Hac dönüşünde, Bistâm'a, Bâyezîd hazretlerinin yanına uğradı. Baktı ki kaybettiği kilim, Bâyezîd-i Bistâmî'nin önünde duruyor. Bu hâdiselere şâhid olduktan sonra, böyle yüce bir zâttan, kerâmet istediğine çok pişmân oldu. Tövbe ve istigfâr edip, Bâyezîd-i Bistâmî'nin talebeleri arasına katıldı.
ON ŞEY
Bâyezîd-i Bistâmî buyurdu ki: "Şu on şey beden üzerine farzdır:
1) Farzları noksansız yerine getirmek, 2) Haram kılınan şeylerden kaçınmak, 3) Allah için mütevâzî olmak, 4) Müslüman kardeşlerine eziyet etmekten sakınmak, 5) İyi ve kötü herkes için hayır isteyen olmak, 6) Allah'ın mağfiretini arzulamak, 7) Her işte ve her hâlükârda Allah rızâsını gözetmek, 8) Öfkeyi, gurur ve taşkınlığı, zulüm ve haksızlığı, üzücü ölçüde mücâdeleyi terketmek, 9) Kendi kendine nasîhatçı olmak, nefsi terbiyeye çalışmak, 10) Ölüme bilerek hazırlanmak."
Şu on şey bedeni korur:
1) Gözleri haramdan ve lüzumsuz şeylerden korumak, 2) Dili zikre alıştırmak ve bunu îtiyâd hâline getirmek, 3) Nefis muhâsebesi yapmak, günlük hayâtı bu ölçü içinde sürdürmek, 4) İlim öğrenmek ve öğrenilen ilmi faydalı olacak şekilde kullanmak, 5) Edeb ve terbiyeyi her yerde ve herkese karşı muhâfaza etmek, 6) Bedeni, dünyânın faydasız işlerinden kurtarıp, dünyâ ve âhiret için faydalı işlerde kullanmak, 7) İnsanlarla haşır-neşir olmamak, kalbi geliştirmek, düşünceyi berraklaştırmak, zekâyı işletmek için uzlete çekilmek, 8) Nefis ile kıyasıya mücâdele etmek, 9) Çokça ibâdet etmek, 10) Peygamber efendimizin sünnetine uymak.
Şu on şey bedenin şerefidir:
1) Tevâzu içinde yumuşak huyluluk, 2) Hayâ ve edep, 3) İlim, 4) Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, gönül rahatlığı içerisinde ibâdetleri hatâsız yapmaya çalışmak, dünyâ şatafatına değer vermemek, 5) Her işte, atılan her adımda Allah'tan korkmak, 6) Güzel ahlâk, 7) Başa gelen belâ ve musîbetleri yüklenmek, sabrı dayanak yapmak, 8) Halk ile iyi geçinme yollarını, idâre etmek çârelerini bilip yürütmek, 9) Öfkeye mâni olmak, 10) Dilenmeyi terketmek.
Şu on şey insanın maddî ve mânevî yapısını tahrib eder:
1) Dînine önem vermeyen kimseyle arkadaşlık etmek, 2) Hayırlı ve yararlı kişilerden ayrılmak, onlarla dostluk kurmamak, 3) Nefsin isteklerine boyun eğip onun peşine takılmak, 4) İslâmiyetten uzaklaşmak, 5) Dinden olmayan şeyleri din adına uydurup dîne sokan kimselerle oturup kalkmak, 6) Dünyâ ve âhiret için yararlı olmayan şeylerle uğraşmak ve bu tür şeyleri arzulamak, 7) Halkı kötü zan altında tutmak, 8) Üstünlük taslamak, 9) Dünyâlıktan yana üzüntüye kapılmak, 10) Âhireti düşünmemek.
On şey insan varlığını öldürür:
1) Terbiye azlığı, 2) Cehâlet çokluğu, 3) Halktan nîmet beklemek, 4) Şehvet azgınlığı, nefis kudurganlığı, 5) Baş olma sevdası, 6) Dünyâya lüzumundan fazla meyletmek, 7) Allah katında nefis ile dostluk kurmak, 8) Çok yemek, 9) Çok uyumak, 10) Kalabalığa uymak.
On şey insanı aşağılık yapar:
1) Öfke ve hiddet, 2) Kin ve nefret, 3) Büyüklenme, 4) Zulüm ve haksızlık, 5) İnat yollu mücâdele, 6) Cimrilik, 7) Başkasına ezâ ve cefâ etmek, 8) Mümin kardeşine saygısızlık, 9) Kötü huy ve fenâ ahlâk, 10) İnsaf ölçülerini aşmak.
NASÎHATLERİN ÖZÜ
Bâyezîd-i Bistâmî'nin yakınlarından biri seyâhate çıkarken, huzûra gelip; "Bana tavsiyede bulunur musunuz?" dedi. O da; "Üç şey ile sana tavsiyede bulunurum: Yolculukta kötü huylunun biri sana arkadaşlık ederse, onun kötülüğünü kendi güzel ahlâk potana sok da şekillendirmeye çalış. Böylece işin ve yolculuğun selâmetle netîcelensin. Biri sana iyilikte bulunursa, devamlı sûrette Allah'a şükret. Çünkü o adamın kalbini sana çeviren cenâb-ı Hak'tır. Bir belâ sana dokunacak olursa, o belânın üzerinden kalkması için süratle Allah'a dön ve netîceyi sabırla bekle. Ümidin kırılmasın, îtimâdın sarsılmasın. Çünkü gelen belânın altında ne gibi hayırların yattığını o anda idrak edemezsin." dedi.
Talebesi Ebû Mûsâ'ya şöyle nasîhatta bulundu: "Sana yaşadığın sürece tamâmen Allah'a yönelmeni, yüzünü hiçbir vakit O'ndan çevirmemeni tavsiye ederim. Şüphe yok ki O'na kavuşacak ve O'nun yüce huzûrunda duracaksınız. Ve sen bütün işlediklerinden sorumlu tutulacaksın. Sakın gâfil olma. Gaflet uykusundan bir an önce kendini kurtar. Hiç kimseyi O'na tercih etme. Sana gelen belâlara sabret. Allah'ın hükmüne ve kazâsına rızâ göster. Allah'ın verdiğine kanâat et. Allah'a güven, vâdettiklerinin mutlaka yerine geleceğine inan. Hiç ölmeyecek ve hep diri olan Rabbine tevekkül eyle. Her işinde O'nun inayetini iste. O'nun emirlerine riâyet et. Hayatta olduğun müddetçe bu dediklerimi yapmaya çalış. Halkı bırakıp, Hakk'a yönel. İşini O'na ısmarla!.."
1) Tabakât-us-Sûfiyye; s.67
2) Hilyet-ül-Evliyâ; c.10, s.33
3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.89
4) Risâle-i Kuşeyrî; s.17
5) Vefeyât-ül-A'yân; c.2, s.531
6) Sıfat-us-Safve; c.4, s.89
7) Mîzân-ül-İ'tidâl; c.1, s.481
8) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.143
9) Mir'at-ül-Cinân; c.2, s.173
10) Nefehât-ül-Üns; s.109
11) Tezkiret-ül-Evliyâ; s.86
12) Tabakât-ı Ensârî; s.87
13) Tabakât-ı Evliyâ; s.388
14) Ebû Yezîd Bistâmî (Dr. Abdülhalîm Mahmûd, Kâhire-1979)
15) Reşehât; s.14
16) Keşf-ül-Mahcûb; s.204
17) GAS (Fuad Sezgin); c.1, s.645
18) Nevâdir-ül-Âlem; s.29
19) Hadâik-ul-Verdiyye; s.7
Sultanü'l-Arifîn Bâyezid-i Bistâmi Hazretleri- Bayezid-i Bistami Kuddise Sirruh-Beyazid-i Bistami-Beyazıt'ı Bestami-beyazid bestami-Bayezid-i Bistami-Seyh Beyazıd-ı Bestami-bayezid i bistami-Beyazıt-i Bestami-Beyazid-bestami Hz-Silsile-i Şerif-Beyazıt Bestami Türbesi-Bayazid Bastami (Persian بايزيد بسطامى )(Beyazıbesten)
7 Ağustos 2011 Pazar
Bayezid-i Bistami ( Prof. Dr. Süleyman Uludağ)
---Nefsi kulluk alanına almak,
---Kalbi Rabba bağlamak,
---Güzel olan her huyu uygulamak,
---Tümüyle Allah’a nazar etmektir.
---Tasavvuf (hizmet ve gayret) kemeri kuşanmak ve bedeni disiplin altına almaktır.
---Tasavvuf, şaşaalı bir nur olup gözlere çarptığı zaman görülür.
---Sufiler, Hakk’ın kucağındaki bebeklerdir. Bakımı ona aittir.
---Sufi bir elinde Kur’an, bir elinde sünnet, bir gözü cennette, öbür gözü cehennemde olduğu halde sadece Hakk’ı isteyen kimsedir.
Bayezid-i Bistami; s.49
---Kalbi Rabba bağlamak,
---Güzel olan her huyu uygulamak,
---Tümüyle Allah’a nazar etmektir.
---Tasavvuf (hizmet ve gayret) kemeri kuşanmak ve bedeni disiplin altına almaktır.
---Tasavvuf, şaşaalı bir nur olup gözlere çarptığı zaman görülür.
---Sufiler, Hakk’ın kucağındaki bebeklerdir. Bakımı ona aittir.
---Sufi bir elinde Kur’an, bir elinde sünnet, bir gözü cennette, öbür gözü cehennemde olduğu halde sadece Hakk’ı isteyen kimsedir.
Bayezid-i Bistami; s.49
Tayfur Sultânü'1- Arifîn, Pîr-i Bistâm ve Bâyezîd (Ebû Yezîd)
Semnan-Bastam-Tomb of Bayazid Bastami
Ebû Yezîd Tayfûr b. Îsâ b. Sürûşân (v. 234/848)Hemen bütün tasavvuf ve tabakat kitaplarında Bâyezîd-i
Bistâmî'den bahsedilirse de bu bilgiler genellikle onun
menkıbeleri, sözleri ve şathiyelerine dair olup bunlar
arasında hayatıyla ilgili pek az bilgi bulunmaktadır. Bu
kısıtlı bilgilere göre o İran'ın Horasan eyaletinde bulunan
Bistâm kasabasında doğmuştur. Dedesi Sürûşân
(Serûşân) aslen İranlı Mecûsî bir din adamıyken
müslüman olmuştur. Dindarlığı ile tanınan babası İsa'nın
iki kızı ile üçü de âbid ve zâhid olan Âdem, Tayfur ve Ali
adlarında üç oğlu vardı. Ortancaları olan Tayfur Sultânü'1-
ârifîn, Pîr-i Bistâm ve Bâyezîd (Ebû Yezîd) diye meşhur
olmuştur. Câmî onun adını yanlış olarak Ebû Yezîd Tayfur
b. İsâ b. Âdem b. Sürûşân şeklinde kaydetmiştir. Aslında
bu Bâyezîd-i Bistâmî'nin değil büyük kardeşi Âdem'in
torunu Ebû Yezîd Tayfur b. İsâ b. Âdem'in künyesidir.
İkisini birbirine karıştırmamak için birincisine Büyük
Bâyezîd, ikincisine de Küçük Bâyezîd denilir.
Kuşeyrî, Bâyezîd'in vefat tarihi olarak 234 (848) ve 261
(875) yıllarını verir ve son tarihi tercih eder. Herevî de 261
tarihini daha doğru görür. Sülemî aralarında bir tercih
yapmaksızın her iki tarihi de kaydeder. Sehlegî ise
Bistâmî'nin 234'te yetmiş üç yaşında iken vefat ettiğini
söyler ki bu duruma göre Bâyezîd 161'de (777)
doğmuştur. Abdürrefî' onun 131'de (748) doğup 234'te 103
yaşında iken vefat ettiğini zikreder. Bunların içinde
doğruya en yakın olan Sehlegî'nin rivayetidir.
Attâr, Bâyezîd'in 103 üstattan faydalandığını söyler. Herevî
onun başlangıçta Hanefî olduğunu belirtir. Şiî kaynaklar
genellikle Bâyezîd'in altıncı imam Ca'fer es-Sâdık'ın (ö.
148/765) talebeleri arasında yer aldığını kaydederler. Fakat
bu rivayet tarih bakımından doğru değildir. Bu sebeple
onu yedinci imam Mûsâ el-Kâzım'ın (ö. 182/798), sekizinci
imam Ali er-Rızâ'nın (ö. 203/818) ve dokuzuncu imam Ebû
Ca'fer Cevad M. Takî'nin (ö. 220/835) talebesi olarak
gösterenler de vardır. Hansârî Ravzatü'l-cennât'ta Ebû
Ca'fer Cevad isminin Ca'fer Sâdık şeklinde tahrif edilmiş
olabileceğini söyler. Bütün bunlar Bâyezîd'i Şîa'ya yakın
göstermek için ortaya atılmış rivayetlerdir.
Serrâc'ın Bâyezîd'i ömründe bir defa hacca giden
mutasavvıflardan sayması, onun ilim ve marifet tahsil
etmek için fazlaca seyahat etmediğini gösterir. Nitekim
kendisi de Ahmed b. Hadraveyh'e çok dolaşmanın iyi bir
şey olmadığını söylemiştir. Bâyezîd'in tasavvufta
üstadının Ebû Ali es-Sindî adında biri olduğunu kaydeden
Serrâc'ın verdiği bilgilere göre Bâyezîd, ümmî olan bu
şeyhe farzları yerine getirecek kadar şer'î ilim öğretmiş,
karşılığında da ondan tevhid ve fena ilmini öğrenmişti.
Attâr Bâyezîd'in çetin riyazetler ve zor mücahedeler
sonunda bu makama ulaştığını söyler. Bâyezîd'in bazı
sözlerine bakılırsa o tasavvufî bilgileri Allah'tan vasıtasız
olarak aldığına inanıyordu.
Tasavvufun doğuş devrinde yaşayan Bâyezîd-i
Bistâmî'nin, çağdaşı mutasavvıfların birçoğu ile ilgili
menkıbeleri vardır. Bunlardan Şakîk-i Belhî, Hâtem el-
Esam, Ahmed b. Hadraveyh, Zünnûn, Ebû Türâb en-
Nahşebî, Yahya b. Muâz ve Sehl b. Abdullah ile ilgili olan
menkıbeler en önemlileridir. Bu menkıbelerin hemen hepsi
Bâyezîd'in tasavvuftaki mertebesinin üstünlüğünü
gösterir. "Burada olan, biri sevgi kadehinden öylesine içti
ki bir daha hiç susamadı" diye kendisine haber gönderen
Yahya b. Muâz'a, "Burada bulunanlardan biri de yedi
deryayı bir yudumda içtiği halde hâlâ ağzını açarak daha
yok mu diye sormakta" şeklinde cevap verdiği nakledilir.
Bâyezîd ile çağdaşı sûfîler arasında geçtiği söylenen
olayların çoğu mevsuk değildir. Aynı dönemde yaşadıkları
halde Ma'rûf-i Kerhî, Haris el-Muhâsibî, Serî es-Sakatî, Ebû
Hafs el-Haddâd ve Hamdûn el-Kassâr ile Bâyezîd
arasında geçen herhangi bir menkıbenin rivayet
edilmemesi dikkat çekicidir.
Bâyezîd-i Bistâmî daha sağlığında pek çok kişi tarafından
ziyaret edilmiştir. Bu ziyaretçiler arasında kendisine
bağlanan ve görüşlerini benimseyenlerin sayısı oldukça
fazladır. Bunların bir kısmı ise onun ailesindendir. Büyük
kardeşi Âdem'in oğlu Ebû Mûsâ, bunun oğlu Umey diye
bilinen Mûsâ b. Isâ ve Küçük Bâyezîd diye tanınan Tayfur
b. İsâ onun görüşlerine bağlı olan mutasavvıflardandır.
Bunlar içinde özellikle Ebû Mûsâ, Bâyezîd-i Bistâmî'nin
çok beğendiği, kalp safiyetini takdir ettiği, kimseye
açmadığı ilâhî sırları kendisine aktardığı sâdık bir talebesi
ve hizmetkârı idi. İbrahim el-Herevî, Hasan b. Aleviyye,
Ebû Abdullah el-Mağribî ve Ebû Mûsâ ed-Dübeylî,
Bâyezîd-i Bistâmî'nin tanınmış mürid ve halifelerindendir.
Bâyezîd tasavvuf tarihinde sekr, fena, melâmet, tevhid,
marifet, muhabbet, mi'rac ve îsâr gibi konulardaki sözleri
ve şathiyeleriyle tanınır. O sâlikin kendinden geçip (sekr)
benliğini yok ederek (fena) Hakk'a ermesi gerektiği
düşüncesindedir. Sâlik bu dereceye ancak sürekli riyazet,
çetin nefis mücadelesiyle birlikte derin tefekkür ve dikkatli
murakabe ile erişebilir. Nitekim kendisi Allah'a hitaben
O'na nasıl erebileceğini sorduğunda, "Nefsini bırak da
öyle gel" cevabını aldığını, bunun üzerine gömleğinden
çıkan yılan gibi nefsinden ve benliğinden sıyrılıp çıktığını
ifade etmişti. Sahip olduğu mertebeye aç karın ve çıplak
bedenle, nefsini on iki yıl çekiçle döverek ulaştığını
söyleyen Bâyezîd bu mertebede âşıkla maşukun bir ve
aynı, her şeyin "bir"den ibaret olduğunu görmüş, "Ey sen
ki bensin!" şeklinde kendisine yine kendisinden nida
edildiğini söylemiş, fenadan da fâni olmayı gösteren bu
hali ifade etmek üzere "Heme ûst" (her şey O'dur) sözünü
kullanmıştı. Hakk'a giden yolun uzun olduğunu ve O'na
ulaşmanın kolay olmadığını her fırsatta belirten Bâyezîd,
Hakk'a erdiğini sananların aslında henüz yolda
olduklarını, bir erme halinden bahsedilemeyeceğini
anlatmak için, "Binlerce makamı geride bıraktıktan sonra
Allah'ın mânâsında değil lafzında olduğumu gördüm"
demiş ve bu şekilde Allah'ın künhüne ulaşmanın
imkânsızlığını anlatmak istemiştir. Serrâc, Allah'a olan
yolculuğunu sembolik ifadelerle anlatan Bâyezîd'in şu
sözünü nakleder: "Vâhidiyyet mertebesine ilk defa
ulaştığım zaman vücudu ahadiyyet, kanatları dâimîlik olan
bir kuş olup on yıl keyfiyet semasında hiç durmadan
uçtum. Sonunda bundan milyonlarca defa daha geniş
olan bir semada ezeliyet meydanına varıncaya kadar
uçmaya devam ettim. Burada ahadiyyet ağacını gördüm."
Bu ağacın toprağını, kökünü, gövdesini, dallarını ve
meyvelerini tasvir eden Bâyezîd bunların bir
aldatmacadan ibaret olduğunu söyler. Cüneyd-i Bağdadî
bu sözü, "Mücerred tevhidin olduğu yerde Allah'tan gayrı
her şey bir aldatmacadır" şeklinde yorumlar.
Bâyezîd Allah'ın zâtını olumsuzluk ifade eden terimlerle
anlatır. Meselâ, "On sene yokluk meydanında uçtum
durdum; nihayet yoktan yokta yok olma haline erdim"
demesi böyledir. Benlik, senlik, O'nluk (eneiyyet, entiyyet,
hüviyyet) deyimlerini sık sık kullanan Bâyezîd maksadını
genellikle soyut kavramlarla açıklar. Kendi benliğinden
geçip Allah'ın zâtına ulaşmayı bir mi'rac hali olarak uzun
uzadıya tasvir eder. Daha sonra öbür sûfîlere de örnek
olan bu ruhî mi'raca Attâr'ın Tezkiretü'l-Evliya adlı
eserinde ve Sehlegî'nin Kitâbü'n-Nûr'unda geniş yer
verilmiştir. Şu ifadeleri Bâyezîd'in bu mi'rac halini kısaca
açıklamaktadır: "Bir defasında Allah beni yükseltti ve
huzurunda durdurup, 'Ey Bâyezîd! Halkım seni görmek
istiyor' dedi. Ben de, 'Beni vahdâniyyetinle süsle, bana
kendi hüviyetini giydir; beni ahadiyyetine yücelt, öyle ki
beni gören halkın seni gördüklerini söylesinler. Sen işte
bu olasın ve ben burada bulunmayayım' dedim."
Bâyezîd'in Allah'ın dışındaki bütün varlıkları bir hiç olarak
görerek "Heme ûst" demesi, vahdet-i vücûda değil
vahdet-i şühûda işarettir. Çünkü Bâyezîd'in yaşadığı
dönemde vahdet-i vücûd İslâm âleminde bilinmiyordu.
Bununla birlikte daha sonra İbnü'l-Arabî başta olmak
üzere vahdet-i vücûdcu mutasavvıflar Bâyezîd'i bu inanca
sahip bir sûfî olarak tanıtmışlardır.
Allah'a karşı duyduğu sevgi ve özlemin sürekli ve şiddetli
tesiri altında bulunan Bâyezîd'in cehennemden
korkmadığını, cennete pek değer vermediğini, namazı
ayakta durmak, orucu aç kalmaktan ibaret saydığını, sahip
olduğu her şeye sırf Cenâb-ı Hakk'ın lutfuyla mâlik
olduğunu söylemesi, İslâm'da önem verilen bazı hususları
hafife alması şeklinde yorumlanarak tenkit edilmiştir. Yine
onun Semerkant'ta iken etrafına toplananları dağıtmak
için, Kur'an'da Firavun'un söylediği bildirilen sözleri (el-
Kasas 28/30) aynen tekrar ederek, "Ben sizin en yüce
rabbinizim" demesi (Baklî, s. 99), başka bir defasında yine
halkın aşırı ilgisinden kurtulmak ve bu şekilde nefsinin
gurura kapılmasını önlemek için ramazanda oruç bozması
da tenkitlere sebep olmuştur. Bununla birlikte Bâyezîd-i
Bistâmî bir aşk sûfîsidir. Yaşadığı aşk halini, "Aşkın
yağdığı bir sahraya açıldım; zemini ıslanmış; burada ayak,
kara batar gibi aşka batmaktadır" sözleriyle ifade ederek
bir bakıma kendisinden sâdır olan taşkın söz ve
davranışların ıslak zeminli aşk sahasındaki ayak kaymaları
olduğunu anlatmak istemiştir. Kendisinden pek çok
keramet ve keşf hali nakledilen Bâyezîd olağan üstü
hallere önem verilmesini istemezdi. "Falan kişi tayy-ı
mekân ediyor" denilince, "Allah'ın lanetlediği şeytan ile leş
yiyen kargalar da aynı şeyi yapıyor"; "Falan zat su
üzerinde yürüyor" denilince, "Balıklar da aynı işi yapıyor"
diyerek bunları önemsemediğini göstermiş ve aslolanın
şeriatın hükümlerine bağlı kalmak olduğuna işaret etmişti.
O, şer'î edeblerden birine aykırı davranan kişiye Allah'ın
velilik sırrını emanet etmeyeceğini söylerdi. Bir gün
büyüklüğüne inanılan birini ziyaret etmek için yola çıkmış,
bu zatın kıbleye karşı sümkürdüğünü uzaktan görünce
onunla görüşmekten vazgeçmişti. Evinden mescide
giderken bir defa olsun yola tükürmemişti. Yalnızken bile
Allah'ın huzurunda bulunduğunu düşünerek daima diz
üstü otururdu. Son derece insan severdi. Hayvanlara bile
sonsuz şefkat beslerdi. Hemedan'dan aldığı hardal
tohumuna birkaç karıncanın karışarak Bistâm'a geldiğini
görünce karıncaları Hemedan'a götürüp eski yerine
bıraktığı rivayet edilir.
Bâyezîd coşkulu davranışları, taşkın sözleri ve samimi hali
ile çevresindekiler üzerinde derin tesirler bırakmış ve
seçkin bir zümrenin kendi görüşleri etrafında
toplanmasını sağlamıştır. Kendisini takip edenlere Tayfûrî,
tuttuğu yola da Tayfûriyye veya Bistâmiyye adı verilmiştir.
Ancak Tayfûriyye bilinen mânada bir tarikat olmayıp bir
tasavvuf cereyanıdır. Hallâc, Şiblî, Harakânî, Ebû Saîd-i
Ebü'1-Hayr, Nifferî, Senâî, Attâr, Câmî, İbnü'l-Arabî, İbnü'l-
Farîz ve Fâra ve Mevlânâ gibi büyük mutasavvıflar hep bu
cereyana bağlı kalmışlardır. Süttâriyye ve Aşkıyye
tarikatları da onu kendilerine pîr edinmişlerdir.
Ebû Saîd-i Ebü'l-Hayr'ın Bâyezîd'in kabrini ziyaret
ederken, "Burası herkesin kaybettiği şeyleri bulabileceği
bir yerdir" demesi, ölümünden sonra da tesirinin kuvvetle
devam ettiğini gösterir. Sonraki dönemlerde bir velîyi
övmek için ona "asrın Bâyezîd'i" denmesi de kendisinin
halk nezdindeki mertebesinin ne kadar yüce olduğunu
belirtir.
İslâm toplumunca ortaklaşa kabul edilen genel kurallara
ve şer'î hükümlere bir çeşit meydan okuma telakki edilen
Tayfûrîliğe kuvvetli bir tepki olma üzere, sekre karşı sahv'ı
savunan Cüneydiyye tarikatı ortaya çıkmıştır. "Süfîler
arasında Bâyezîd'in yeri, melekler arasında Cebrail'in yeri
gibidir" diyen ve onun bazı şathiyelerini şerheden
Cüneyd-i Bağdâdîye göre Bâyezîd yine de tasavvufta son
mertebeye ulaşamamıştır; söz ve halleri sülûk'ün
başlangıç ve ortalarında görülen türdendir.
Bâyezîd çeşitli tarikatların silsilelerinde bir kol başı olarak
önemli bir yer tutar. Özellikle Nakşibendiyye gibi
muhafazakâr bir tarikatın bu taşkın ve coşkulu velîye
silsilenamesinde önemle yer vermesi, bazan onu Üveysî
sayması oldukça dikkat çekicidir.
Bâyezîd, tasavvufî görüşlerini Farsça olarak ifade eden ilk
sûfîlerden biri olup daha sonra bu sözler Arapça'ya
tercüme edilmiştir. Şathiyelerinden bir bölümünün yeğeni
Ebû Mûsâ tarafından Cüneyd-i Bağdadî için tercüme
edildiği nakledilir. Onun söz ve şiirlerini ihtiva ettiği rivayet
edilen bazı risaleler Abdurrahman Bedevî tarafından
Şatahâtü's-Sûfiyye (Kahire 1949) adlı eser içinde
neşredilmiştir.
Türbesi Bistâm'da tarihî binaların toplu olarak bulunduğu
yerin tam ortasında, süs ve ihtişamdan uzak bir haldedir.
Gazan Han'ın, kabri üzerine bir türbe yaptırmak istediği,
ancak rüyasına giren Bâyezîd'in kendisini bundan
vazgeçirdiği rivayet edilir. Daha sonra Olcaytu tarafından
yaptırılan türbe tarih boyunca pek çok sultan ve devlet
adamı tarafından ziyaret edilmiştir.
'Hicaz'ın Sufileri Neredeler? “Sufizmin kökeni, Peygamber Zincirinin ilk Halkaları
سمنان-بسطام-ارامگاه بايزيد بسطامي
Dilimize yerleşen ‘sufî’ ve ‘tasavvuf’ sözcüklerinin Arapça kökenli olması, terim açıklamasının da geleneksel Arap veya Arap-İslam’ söylemine göre yapılmasını gerektirmez.Nitekim kendisi İslam’ kültür ve geleneğine mensup olmakla birlikte, bu konudaki en geniş ve özgürlükçü yorum Salâhaddin Ali Nadir’den gelmiştir. Nadir’e göre, “Sufizmin kökeni, peygamber zincirinin ilk halkalarına kadar gider; çünkü idrakin tohumu her insanın kalbinde mevcuttur”. Ünlü sufîlerden Beyazıd-i Bestamî de aynı görüştedir. Hattâ “Tohumu Âdem zamanında atılmış, Nuh’ta filiz vermiş, İbrahim’de çiçek açmıştır…” der ve devam eder; “… Üzümleri Musa zamanında yetişmiş, İsa zamanında olgunlaşmış ve Muhammed zamanında ise saf bir şarap hâline gelmiştir”. Yani bize İslam’a özgüymüş gibi anlatılmaya çalışılan sufîlik, ya da İslam’ tasavvufu özetle, mistisizmin bu dine kısmen uyarlanmış ama katı kurallarını yine de yeterice aşamamış bir yorumudur. Kim oldukları sorulduğunda sufîler kendilerini “Hak’tan aldıklarını halka sunan kimseler” olarak tanımlarlar ve sufîliğin de gerçekte ‘kendini bilme yolu’ olduğunu söylerlerdi.
Kimi otoritelerse Batı Türkistan’dan çıkıp 13’üncü yüzyılın sonlarına kadar gelen gelişme dönemine ‘sufizm’, 14’üncü yüzyıldan bugüne süregelen ve İslam’ın kavram ve kurallarının etkisinin gittikçe artış gösterdiği döneme ise ‘tasavvuf’ denilmesinin daha uygun olacağını söylerler. İslam’la mistisizmin barış dönemi 13. yüzyılda sona ermiş olmakla beraber, zaten o tarihe kadar da aralarında ‘huzurlu ve adil bir barış’ hiçbir zaman tesis edilememiştir. ‘Tasavvuf dönemi’ aslında dinsel ve inançsal önderliğin, yani mürşitliğin rolünün giderek arttığı; itaatin ve biatın öne çıktığı, kendini bilme ve sorgulamanın önce eskisi kadar önemsenmeyerek göz ardı edildiği; giderek de ‘küfre düşmemek için yok sayıldığı’ bir dönem hâline gelmiştir.
Tarihe ve onun sosyolojisine meraklı olanlar sufizmin aslında İslam’ın ‘aydınlanma’ dönemine; tasavvufun ise maalesef gerilemeye ve bilince yönelmenin yerini zihnin ve koşulsuz imanın almaya başlaması nedeniyle taassubun artmaya başladığı bir başka döneme rastladığını bileceklerdir. Daha sonra tarikatlerin ortaya çıkması ve aralarındaki çekişmeler, dinin etkisindeki tasavvufun önemini ve gücünü giderek azaltmıştır. Zaten dervişliğin ve gönül ehli olmanın ‘liderliğe’ dönüşmesi de bu dönemde olmuştur.
Aradan yıllar geçip de kendini her türlü yeniliğe, gelişmeye ve yorum farklılıkları ile felsefî tartışmalara kapatan skolastik İslam’ anlayışı toplumsal yaşamda kaçınılmaz olarak yetersiz kalınca bu defa bir yandan mezhep ve tarikatler türerken, öte yandan da tasavvufa yeniden yönelim baş göstermiştir. Kuşkusuz ki ‘ihtiyaçtan’ ve yerleşik kural, kurum ve kavramların yetersizliğinden kaynaklanıp türeyen, bir anlamda da ‘yorum farklılıkları’ demek olan mezhep ve tarikatler esas itibarıyle ancak şeriat yolunu kısmen restore edebilmiş; bütün dinlerden daha derin ve kadim olan mistisizme ve sufîliğe dayanan tasavvuf ise İslam’ın daha hoşgörülü ve aydınlık olan yüzünü temsil edegelmiştir. Bugün de tasavvuftan uzaklaştıkça geriye bir takım katı kurallar, zihnin esareti, özgürsüzlük, tahammülsüzlük, gerçekte bütün dünyayı zorla da olsa Müslüman yapma demek olan (her mü’minin aslî görevi kabul edilip tüm Müslümanlara emredilmiş olan) ‘cihad’a dayalı cihan hakimiyeti mefküresinden ve bu amaçla da kılıç dahil her tür aracın kullanılmasının mübah olduğu bir ideolojiden başka bir şey kalmayacaktır. Ama nedense, adının önünde ‘profesör’ unvanı olan sözde din ve tasavvuf tarihçileri, bu gerçekleri, aldıkları koşullu eğitim gereği ya hiç bilmemekte ya da bilseler dahi özgürce açıklayamamaktadırlar. Yapabildikleriyse sadece tasavvufun, özellikle de sufizmin aşırı derecede sembol, teşbih, kıyas ve alegori kullandığı; kafa karıştırıcı hattâ temel din eğitimi (!) almamış olanlar için ‘şirk’e varacak kadar dinden çıkarıcı olabileceğini söyleyerek, gerçek dindarların önce tasavvuftan, sonra da sufîlik ve mistisizmden uzak durmalarını sağlamak olmuştur. Nitekim ünlü sufîlerin çarpıtılmamış ve aslına uygun aktarımlarına erişebilirseniz; örneğin Niyazî-i Mısrî’nin, Cüneyd-i Bağdadî’nin, Abdülkadir Geylânî’nin, Beyazıd-ı Bestâmî’nin, Hallâc-ı Mansûr’un, Mevlânâ’nın ve Şems’in sözlerini dikkatle incelerseniz… skolastik İslam’ın o katı ve hoşgörüsüz kurallarıyla nasıl çeliştiklerini, buna karşılık kadim Uzakdoğu öğretilerinden ne gibi izler taşıdıklarını kolaylıkla ve apaçık görebilirsiniz.
Yani sufîlik, kasıtlı olarak yanlış biçimde aktarılmaya çalışıldığı üzere, İslam’la birlikte ortaya çıkmadığı gibi, yüzyıllar içerisinden süzülerek ve damıtılarak gelmiş, her coğrafyada her inanç ortamında yerleşik yapıdan kaçınılmaz olarak etkilenmiş, çeşitli mistik varyantlara dönüşebilmiş bir içsel özgürlük ve aydınlanma sürecinin genel adı olmuştur. Özetle sufîlik İslam’a özgü bir inanış yolu olmadığı gibi, sufîler de en büyük muhalefeti skolastik İslam’ anlayışının temsilcilerinden ve şer’î otoriteden görmüşlerdir. Böylesi bir anlayış, yani inançların despotça sınırlanması, ibadetin aşırı derecede biçimselleştirilmesi, cezalandırılma korkusu, kendisi dışındaki inançlara ve düşünce akımlarına hoşgörüsüzce tavır alıp artan tahammülsüzlüğün ardından zamanla engelleyici hattâ hasmâne tavır alınması önceleri Arap Yarımadası’nda, daha sonra da skolastik şer’î İslam’ın hakim olduğu bütün coğrafyalarda tüm diğer inanç ve anlayışlar gibi sufîliğin de kökünü kazımıştır.
Şimdi soruyoruz, güya ‘özenle yetiştirilen’ o “Hicaz’ın Sufîleri” bugün neredeler…?
O Devrin Kutbu, Bir Demirci

| Bayezid-i Bistami hazretlerinin "rahmetullahi aleyh" yaşadığı devirde binlerce Evliya vardı. Hepsi de, ilim irfan sahibi zatlardı. Ama zamanın kutbu, bir “Ümmi demirci” idi. Bistami hazretleri, işte bunu merak ediyordu. Kutubluk makamı, neden bir demirciye verilmiş, bunu öğrenmek istiyordu. Sorup soruşturdu. O demirciyi bulup, girdi dükkanına: - Selamün aleyküm! - Aleyküm selam! Demirci o sırada, örs başında demir dövüyordu. Görünce Bistami hazretlerini, işini bırakıp koştu. Elini hürmetle öpüp, bir ricada bulundu kendisinden: - Lütfen bana dua edin efendim. - Olur, ama ne için? - Derdimin hafiflemesi için. - Hayrola, nedir derdin? Demirci başladı konuşmaya: - İnsanlar bir bir ölüp ahirete gidiyorlar. Kıyamet gününün şiddeti dil ile anlatılmaz. Hele Cehennem. O ateşe bir an dayanılmaz. Bistami hazretleri merakla onu dinliyordu. Demirci devam etti: - Bu insanlar nasıl yanar o ateşte? O ateşe nasıl dayanılır? Oraya hiçbir Müslüman girmesin. İşte derdim bu! Dedi. Ve başladı ağlamaya. Gözyaşları üstünü başını ıslattı. Bistami hazretlerini de ağlattı. Hazret-i Bayezid ağlarken, bir ses duydu gaibten. Diyordu ki: - O, “Nefsi! nefsi!” diyenlerden değil, “Ümmeti! ümmeti!” diyenlerdendir. İşte o zaman anladı demircinin ne demek istediğini. |
Sultan-ül-arifin Şeyh Bayezid-i Bistami'nin Himmeti
Bir gün, Hazret-i Şeyh mescitten çıktı, o derviş de beraberinde evinin kapısına kadar geldiler. Şeyhin kapısına varınca, derviş onun ayaklarına kapanarak yalvardı:
Sultanım! Ben kuluna bir himmet buyur, nazar eyle bu fakiri şu mahcupluktan kurtar, dedi. Hazret-i Şeyh de ona: Sen biraz kapının önünde bekle, çıkıp sana himmet edeyim, buyurdu ve evine girdi.
Derviş, kapının eşiğine oturdu ve beklemeğe başladı. Meğer, şeyhin evinin bir başka kapısı daha vardı, oradan çıktı ve tekrar mescide gitti, Derviş beriki kapıda beklemeye dursun Hazret-i Şeyh diğer kapıdan çıkar, mescide veya şehre gider ve yine aynı kapıdan evine dönerdi.
Böylece, derviş tam yedi sene o kapının önünde bekledi. Yedi yıl sonra, şeyh dervişin beklediği kapıdan çıktı ve sordu.: Sen hala burada mısın?
Evet sultanım, sen burada dur çıkıp sana himmet edeyim buyurdunuz, o günden beri bekliyorum. Benim, sizin emrinizi gözetmekten gayri ne işim var? Eğer, yüz yıl ömrüm olsa, yine bekle dediğiniz yerde bekler, hiçbir tarafa ayrılmam, bu kapıyı beklerim. Zira, bana bu kapıda himmet buyuracağınızı vaat ettiniz.
Hazret-i şeyh, dervişinin iradetini ve teslimliğini beğendi, ona himmet etti ve maksuduna ulaştırdı.
İşte, talip şeyhine mürit olunca, böyle olmalıdır ki, kıyamete kadar adı gerçekler arasında söylensin ve asla unutulmasın.
İşbu yolda günde bin kez geri seni öldüreler,
Teslim ol, yüzün çevirme, ver iradet ta ebed..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


.
